20/01/2022

Kütahya Ekspres Gazetesi

Kütahya’nın gündemi dürüst haber kaynağı

EKONOMİDE ÇİN MODELİ – 1

Bir süredir uygulanmakta olan yeni ekonomik programımız için Çin Modelinin örnek alındığı açıklandı. Bu sebeple nedir bu Çin Modeli anlamak ve artı eksileriyle uygulanabilirliğini tartışmak lazım. Biliyoruz ki son dönemde düşük faiz odaklı bir politika izleniyor. Bu hamlelerin başarısını yakında göreceğimiz ve meyvelerini kısa bir süre sonra almaya başlayacağımız müjdeleniyor. Peki, neydi bu “Yeni ekonomik Program” hatırlamakta fayda var;

İzlenecek programa göre;

Faizlerin hızla düştüğü bir para politikası uygulanacak. Bunun neticesinde Türk Lirası yabancı para birimleri karşısında ucuzlayacak. Yüksek kur ihracatçının iştahını artıracak ve ithalatı zorlaştırarak kısacak. Artan ihracat ve azalan ithalat rakamları neticesinde cari açık azalacak hatta fazla verecek. Zorlaşan ithalat, ithal ikame üretime teşvik edecek ve ucuzlayan iş gücü ile birlikte üretim artışı sağlanabilecek. İthalattın azalmasıyla döviz talebi azalacak ve kurların enflasyon üzerinde ki etkisi düşecek. Dolayısıyla enflasyonda düşecek.

                Yeni ekonomik program ile ilgili görüşlerimi daha önce belirtmiştim. Bu sebeple ben bu programı tartışmak yerine, Çin Modeli örneği ile hazırlanmasının neticelerini tartışmak istiyorum. Çin Modeli ülkemiz için uygun mudur ve acaba uygulanabilir bir model mi dir? Neticeleri neler olabilir…

İrdeleyelim bakalım…

                Çin Modeline vurgu yapılmasının bence en büyük sebebi Çin’in yüksek ihracata, yüksek üretime ve büyük bir dış ticaret fazlasına sahip olmasından kaynaklanıyor.

                Hatırlayalım;

                Çin başarılı işçi devrimi sonrası özellikle Mao’nun ölümü ile dünya sahnesinde kendine yer arıyordu. Bu arada, ABD ve Rusya böylesine büyük bir potansiyeli elinden kaçırmak istemiyordu. İki süper güç de Çin’i yani bu büyük gücü ve pazarı kendi tarafına çekmek istiyordu. Böyle bir dönemde Çin, yeni liderleri Deng Xiaoping ile büyük reformlara imza atmaya başladı ve bu reformlar da Çin’ i olduğundan bambaşka bir yere taşıdı. İki süper güç arasında, yapılan seri reformlar ile sosyalist yönetimde piyasa olgusu yerleştirilebildi. Çin, her ne kadar ideolojik bir parti tarafında yönetilse de büyüme amacıyla reformlarına işe yarayacak her şeyi katmaktan kaçınmadı. Öncelikle basit ve hafif sanayi yatırımları yapıldı. Ucuz, taklit ve dayanıksız ürünleri hepimiz hatırlarız. İşte bunlar ile dünyaya ucuz mal sattılar ve dış ticaret fazlası oluşturdular. Kazandıkları ile ağır sanayiye yatırım yaptılar. Bugün ise ileri yüksek teknoloji üreten bir ekonomi oldular. Çok önemli bir nokta var ki oda, eğitim ve inovasyonun her zaman Çin yönetiminin odağı olmasıdır.. Kalabalık nüfusu her zaman müthiş bir potansiyel pazar olarak görülmesine sebep olmuştur. İşte bu nokta Çin kapalı olan ülkesini yabancılara açarak bizzat teşvikler vermiştir. Amaç sermayeden ziyade teknoloji paylaşımı ve bu teknolojiyi öğrenmektir.

                O zamanki Çin’ e bakarsak, büyük bir nüfus ve tamamı ile tarıma dayalı bir ekonomi görüyoruz. Çin’in en zorlandığı şey insanları pirinç tarlalarından çıkarmak olmuştur. Yeni şehirler kurulmuş, köyden kente göçlerin önü açılmıştır. Bu büyük nüfusu üretime kazandırarak üretimin yanında tüketici toplumu da oluşturulmak istenmiştir. Aslında o dönem Çin’in dünyaya verebileceği, ihraç edebileceği tek şey ucuz ve büyük bir iş gücüydü ve bunu kullandılar.

                Peki, Türkiye Çin modeli ile önünü açabilecek mi? O zaman ki Çin ile bizim aramızdaki demografik farklar, sosyo-kültürel farklar ve yönetimsel farklar uygulanabilirliği yönünde büyük sıkıntılara sebep olabilir.

                Yeni ekonomik modelin sonuçlarından biri de ucuz iş gücü olarak karşımıza çıkıyor. Aslında bu, yeni program çerçevesinde istenen bir şeydir. Yani ucuz iş gücü ve yüksek nüfus ile Türkiye dünyada rekabet gücünü artırmayı hedefliyor.

 Fakat burada yükselen enflasyon sebebiyle ve bozulan iş gücü piyasası ile yoksullaşan bir halk ortaya çıkmayacak mı?

Düşük ücretler ve artan karlılık ile şirketler büyüyecek ama gelir dağılımında da belirgin bir bozulma yaşanmayacak mı?

Kaldı ki bu denli yüksek nüfusa sahip de değiliz. Bu soruna, özellikle sığınmacı göçmenleri iş gücüne katmak gibi bir çözüm düşünülebilir. Fakat Çin’ in dünyanın en büyük nüfusuna sahip olduğu ve devasa bir üretim ile dünyaya hitap ettiği unutulmamalıdır.

Bugün bütün dünyada ülkeler iş gücünü ucuzlatma eğiliminde. Devletlerin dünya ticaretinde pay kapma yarışına girmiş durumda olduğu düşünülürse ileride sınıfsal farklılıkların ve yoksul ile zengin arasında ki farkın daha da keskinleşeceği aşikârdır. Global anlamda bu adaletsiz gelir dağılımı oldukça tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

Türkiye için Çin Modeli örnek alınacaksa bu yönetimsel sorunları ve yenilikleri de beraberinde getirecektir. Çin’de ideolojik bir rejim yönetimde ve Türkiye’ ye göre çok daha otoriter olduğu tartışılamaz. Zira bu bir otoriter ekonomi yönetimi olduğuna göre, otoriter ekonomi yönetimi de demokratik bir sistemde doğru uygulanabilir mi bilmiyorum.

Beraberinde demokrasiden uzaklaşmayı getirmez mi?

Düşen ya da düşük kalacak olan ücretlere çalışan kesim durumuna itiraz edebilecek mi, direnebilecek mi?

Açıkçası böylesi otoriter bir rejime karşı hak aramak kolay olmaz ve çalışan kesim örgütlenemez hale gelir.

Neticede yoksullaşan bir halk doğacaktır. Geçtiğimiz 15-20 yılda Çin de böyle olmadı mı?

Aslında buradan baktığımızda böyle bir model demokratik rejimler için uygulanamaz diyebilirim.

Neticede Çin, Emek yoğun ve basit-ucuz ürün ile rekabet şansı yakalayarak yola çıktı. Tüketim toplumunu oluşturdu. Şehirlerini kurdu, köyden kente göçleri sağlayarak şehirli nüfusunu artırdı. Taklit ve ucuz ürün ile üretim kabiliyetini ve sanayi alt yapısını oluşturdu. Bugün, Çin bile artık bu modeli geride bırakmaya, teknoloji ve katma değerli üretim ile dünyada öne çıkmaya hazırlanıyor. Türkiye demokratik bir yönetime sahiptir. Sanayileşmesini büyük ölçüde tamamlamıştır. Köy ve kent nüfusu oturmuş ve büyük ölçüde üretime katılmış işgücü ile tüketici sınıfta oluşmuştur.

Bu bağlamda bugün Çinin bile geride bırakmaya başladığı modeli kendimize adapte mi etmeliyiz yoksa mevcut potansiyelimizi daha da iyileştirecek politikalar mı izlemeliyiz? Sanayileşme adımlarımızda, para politikası araçları ile etkili olmaya çalışmak yerine, (yani faizler ile kurlar ile etki yaratmaya çalışmak yerine) verim artıracak politikaları ve reformları öncelemek bence daha iyi olacaktır.

İnovatif ve eğitimi önceleyen, hukuksal, siyasal ve ekonomik alanda yapısal reformları tartışmamız, doğruyu bulmamız ve uygulamaya koymamız gerekiyor.

Ben tercihimi bu yoldan yana yapardım.

Mutlu bir hafta dilerim.